Suriye’de sorun Kürtler mi, yoksa Şam mı?
“`html
Geçici Şam Hükümeti ve Kürt Entegrasyonu Üzerine Değerlendirmeler
Geçici Şam Hükümeti, yıllardır IŞİD’e karşı verdiği mücadele ile Suriye’nin varlığında önemli bir rol oynayan Kürtlerin entegrasyonu ile “ülkenin parçalanmasına son verme” hedefinde olduğunu öne sürüyor.
Buraya kadar bir sorun yok gibi görünüyor; ancak bu sav üzerinde bir değerlendirme yapalım.
İlk olarak “Entegrasyonun niteliği nedir?” sorusunu sormamız gerekiyor.
Son on yılda Kürtler, kendi varlıklarını sürdürebilmek için 15 bin gencini kaybetti. Bu zorlu süreçte kendilerine özgü bir yaşam modeli inşa ettiler. Farklı etnik gruplarla birlikte ortak yaşam alanları kurup, yönetimlerde yer alarak askeri ve siyasi alanlarda da işbirliği yaptılar.
Ancak şu anda ifade edilen entegrasyon, Kürtlerin geriye dönmesini ve bırakmayı düşündükleri bir yaşam tarzına yeniden yönelmelerini kapsamaktadır. Kürt temsilciler, “Biz bununla mücadele ederek bugüne geldik ve bu noktada daha gerçekçi taleplerimiz var” diyorlar.
Bunlar neler? İlk olarak, Rojava’nın açık bir şekilde belirttiği gibi; çözüm, Şam hükümeti ile mümkündür ve bunun yanındayız. İkinci olarak, birleşik bir Suriye için mücadele ediyoruz. Üçüncü olarak ise demokratik bir Suriye hedefimiz var.
Suriye’de Demokrasi Var Mı?
Şimdi mevcut duruma bir bakalım.
Suriye, demokratik bir ülke mi? Hayır, seçimler nasıl yürütüldü? Hayır. Suriye, farklı etnik grupların sesini duymaya, onları dinlemeye yatkın mı? Tersine, tarihin en büyük Alevi katliamlarından biri yaşandı. Dürzilere karşı da savaş açıldı. Ayrıca, Şam merkezde evlere ve mahallelere baskın yaptı.
Tüm bunların başlangıcında adını “Arap Cumhuriyeti” olarak koymuşken, tercih ettiğini de göstermiştir.
Şimdi, hükümetin yürütme erki içinde yer alan isimler, demokrasi yanlısı mı? Hayır. Arap milliyetçisi Colani öncülüğündeki kadrolar, eski El-Nusra ve El Kaide gibi yapılarla ilişkilidir. Demokrasiden ya da ortak yaşamdan yana olup olmadıkları konusunda tek bir söz bile duydunuz mu? Hayır. Aklından bu düşünceler geçiyor mu? Hayır…
Bu tür bir yönetim, “size kültürel haklar vereceğiz” diyerek Kürtlere her şeyi silip süpürüyor ve onlardan tüm savaş ekipmanlarını teslim etmesini istiyor.
Diyelim ki Kürtler bunu kabul etti. Peki, Kürtlerin can güvenliğini sağlayacak, onlara karşı yeni bir savaş açılmayacağına dair bir güvence var mı? Kesinlikle yok. Anayasal teminatlar da mevcut değil… Verilen her şeyin kararname ile geri alınacağını herkes çok iyi biliyor.
Buna göre, şu anda Suriye’de tek sorun Kürtler mi? Birlik olmanın önünde engel olan onların talepleri mi? Yoksa gerçekten sorun, Şam hükümetinin kendisi mi?
Gerçekte, Suriye’nin demokrasisi önündeki asıl engel Kürtler değil, onlara dayatılan tekçi, merkezi yönetim anlayışıdır. Çünkü şu anki tekçi ve mezhepçi yapı üzerindeki en büyük engel, Kürtler ve onların temsil ettiği değerlerdir.
Şam Hükümetinin Değişen Tutumu Üzerine
Bir soruyu daha gündeme getirelim: Dün daha ihtiyatlı davranan hükümet, bugün neden daha cesur hareket ediyor?
Bu durumun birkaç sebebi var. ABD’nin yeni stratejik belgesi ile ortaya çıkan dengeler ve yollar oldukça önemli. Güçlü birliklerin marjinalde kalanları etkisi altına alması ve ulus-devlet anlayışının keskinleştiği bir siyasi ortamda, devletin kendi mantığıyla haklı görünen her durumu meşru saydığı bir döneme geçiş yapılmıştır. ABD dış politikasında “devlet dışı aktörlerle ortaklık” anlayışından “merkezi devlet otoritesinin restorasyonu” yaklaşımına geçiş ifade edilmiştir.
Trump yönetiminin “MAGA” yaklaşımı, Rojava’nın tasfiyesini, Türkiye’nin güvenlik kaygılarının giderilmesini ve İsrail’in kuzey sınırındaki tehdit algısının yeniden şekillendirilmesini içeren çok katmanlı bir anlaşmayı beraberinde getirmiştir. Colani hükümeti, meşruiyet kazanmış olup, başta İngiltere olmak üzere ABD ve Körfez ülkeleri tarafından desteklenen bir “devlet” olarak, Kürtleri kendi ajandasına yönelik bir tehdit olarak görmeye başladı.
Ayrıca bu bağlamda bir strateji düşünülüyor: “Kürt kazanımlarını inkâr etmekten ziyade, zayıflatmak ve kontrol altına almak” fikri…
Bu durumdan hareketle şunu söyleyebiliriz ki; Türkiye, geçmişte Kürt karşıtı politikalarını Irak, Suriye ve İran ile birlikte yürütürken; bugün bu ülkelerdeki Kürt jeopolitiğinin kazanımlarını olabildiğince zayıf durumda tutma hedefi gütmektedir. HTŞ eliyle sürdürülen aktiviteler de bu durumun bir sonucudur.
İsrail’in Rolü ve Öcalan Meselesi
Bir diğer faktör ise İsrail meselesidir. Kürtlerin İsrail ile ilişkilere girdiği tezi gündeme getirildi; ancak pratikte İsrail, Türkiye ve Suriye arasında bir anlaşma sağlandı. İsrail, Kürtlerin kazanımlarının azaltılmasına yönelik bir tutum benimsemiştir. Golan bölgesindeki bayrağı çekerek başka bir stratejiye geçmiş oldu.
İsrail ile ilgili çok fazla konuşulmayan bir başka neden ise, yapısal olarak Abdullah Öcalan’a duyduğu düşmanlıktan kaynaklanmaktadır. Öcalan, geliştirdiği stratejilerle açıkça İsrail’in devlet aklına karşı durdu ve tehlikelerine dikkat çekti. Bu bağlamda, İsrail çözüm sürecinin kesintiye uğramasını açık bir şekilde bekliyor. Suriye’deki savaşın başlangıcında Kürtlere destek açıklamaları yaparken, Türkiye’yi kışkırtan argümanlar ortaya attı. Ancak savaş başladığında sessiz kalmayı tercih etti. Çünkü bu durum, daha çok karışıklıklara yol açacağını biliyordu.
Türkiye’nin sürece ilişkin daha kapsamlı planları olduğu açıktır. Süreç ve topyekûn bir tasfiye planı arasında zaman gösterecektir. Kürtlerin gücünü zayıflatma arzusunu daha net bir şekilde görebiliyoruz. Tom Barrack, 20 Ocak’ta SDG ile olan ortaklığın sona erdiğini açıkladı. Bu ani kararın arka planında yatanları anlamak gerekiyor; zira bu durum, SDG’yi zayıf bir pozisyona çekmeyi hedefliyor.
SDG zayıf bir hale geldiğinde, Şam’ın şartlarını kabul etmeye daha istekli olacaktır ve ABD de daha fazla kan dökülmesini önlemek amacıyla SDG’ye “daha pragmatik bir tutum” benimsemesi konusunda baskı yapacaktır. Sonuçta bu gelişmeler, SDG’yi zayıflatma üzerine evrildi. Şam artık güvenlik sorumluluklarını üstlenecek konuma gelmiştir. Ancak, IŞİD gibi bir grubun doğrudan desteklenirken bununla mücadele etmek boş bir söylemdir.
Ayrıca Mazlum Abdi’nin anlaşmayı reddetmesi, eleştirilecek bir durumu ifade etmediği gibi; aslında “savaşa sürükleniyoruz” demektir. Abdi, tarihi tecrübelerden yola çıkarak güçsüzlük neticesinde reddetmesi gereken masalarda Kürtlerin kaderine yönelik tasarıları geri çevirmiştir. Bu bağlamda ortaya çıkan savaş seçeneği, durumu değiştirmiştir. Abdi, sesiyle önemli bir etki yarattı.
Sonuç olarak, Türkiye’nin Suriye sahasındaki aklı sadece sınırlı kalmıyor; Güney Kurdistan’a sarkması da beklenebilir. Zira mesele, Kürtlüğün tüm parçalarıyla birlikte denklem dışına itilmesi ve direnişin zayıflatılmasıdır. Kobanê, bu olasılığın kilit noktasıdır. Dolayısıyla Federe Kurdistan Hükümeti, durumu farkındaysa mutlaka doğrudan bir siyasi ve askeri müdahalede bulunmalıdır. Çünkü bu, çetelerle bir savaştır ve bir devlete karşı değil.
Özetle, 2026’nın başındaki projeksiyonlar gösteriyor ki; Kürtler, toplumsal alanda büyük bir dayanışma sergilerken, siyasi düzlemde Ankara, Tel Aviv, Riyad, Washington, Şam ve Tahran gibi merkezi otoritelerin baskıları karşısında varoluşsal bir sıkışmışlık içerisindedir. Bakalım bu durum ‘siyaset’ aracılığıyla çözüme kavuşabilecek mi…
“`